Gürcistan Rotamız

(routeinfinite)

Gürcistan Rotamız

“Ohaa sınırı geçiyoruz!”

Daha sınır kapısına gelmeden bizi bir telaş, heyecan sardı. Sebebi ise öncesinde yol boyunca kime sorduysak ‘gaspa uğrarsınız, aç kalırsınız, motorunuzu çalarlar!’ şeklindeki uyarılar almamızdı. Tabii biz bu şartları da göz önüne alarak Gürcistan sınırından içeriye girdik. İlk defa birlikte ve motosikletimizle farklı bir ülkede, Türkiye’nin sınırları dışarısındaydık. Minimum bütçe ile tüm Gürcistan’ı gezmek ise hedefimizdi. Sınır kapısından geçtikten sonra tamamen plansız bir şekilde yolu takip ettik. Kafamızda bir rota veya gidilecek bir yer yoktu. Tek düşündüğümüz şey güvenli konaklayabileceğimiz bir yer bulmaktı. 45 dakika kadar ilerledikten sonra Türkiye’den tanıdığımız Carrefour ile karşılaştık ve çok sevindik. Alışkın olduğumuz bir isimdi ve tüm market ihtiyacımızı giderebileceğimiz bir yer nihayet bulmuştuk. Alışverişimizi yaptık. Dışarıdaki oturma bölümünde bir şeyler atıştırırken ‘yapamayacağız galiba! dönsek mi? Sadece Batum’u mu gezsek?’ şeklinde düşünceler ağzımızdan düşmüyordu. Birden gözümüze Türk plakalı bir motosiklet ilişti. Sahibi ile tanışma planları yaptık ve beklemeye koyulduk.

Sahibi (Özalp abi) geldiğinde ise hiç vakit kaybetmeden yanına gittik. Biraz konuştuk ve masamıza davet ettik ve kamp yapabileceğimiz bir yer sorduk. Artık hava kararmaya yaklaşmıştı ve sınırı tekrardan geçerek Türkiye’ye dönmek istemiyorduk. En kötü ihtimalle de pansiyonda, hostelde, otelde kalabileceğimizi belirttik. Uzun sohbetin sonunda aramızda bir samimiyet oluştu ve bizi kendi evinde ağırlayabileceğini söyledi. Çok mutluyduk aynı zamanda da tedirgin! Evine gittik. Kendi aramızda “yalnızca bu geceyi geçirelim, yarın sabahtan kalkıp Batum’u gezip dönelim” diye kararlaştırdık. Bir yandan hiç tanımadığımız bir adamın evinde geceyi geçirme fikri bizi korkutsa  da Batum’u bile gezmeden dönmeye gönlümüz elvermiyordu. Eşyalarımızı indirdik ve Batum’u gezmek, keşfetmek için sabırsızlanıyorduk. Aynı zamanda yabancı bir eve tıkılıp kalmak istemiyorduk. Yağan yağmura rağmen dışarı çıktık ve Özalp abi rehberliğinde meydanları gezmeye başladık. Yavaş yavaş tedirginliğimiz azalıyordu. Dakikalar, saatler geçtikçe daha bir samimi, daha bir arkadaş oluyorduk ve birbirimize güvenimiz artmaya başlamıştı.  Geçen saatler sonrasında yağmurun da şiddetini arttırmasıyla eve döndük ve uyuyup dinlenmek istedik. Tabii hemen uyumak mümkün olmadı. Ne kadar samimiyetimiz artsa da sonuçta yabancı biriyle yabancı bir evde kalıyorduk. Aklımızdan hep söylenen o korkunç şeyler geçiyordu. Yine günün yorgunluğu ağır bastı ve uyuya kaldık. Planladığımız gibi sabah erken kalkamadık. Kalktığımızda ise kahvaltı telaşı toparlanma süreci derken saat epey geçmişti. Herhangi bir ters hareket ile karşılaşmadığımızdan dolayı Özalp abinin “bir gece daha kalabilirsiniz çocuklar” teklifini öncesinde reddetsek de, Gürcistan’ı daha fazla tanıma, gezme fikri hep ağır basıyordu. Sonuç olarak bir gece daha evde konaklamak bize çok iyi geldi. Ertesi gün Özalp abi ile tüm Gürcistan’ı gezmek istediğimizi ama nasıl yapacağımızı bilmediğimizi konuşurken, onun da böyle bir hedefi olduğunu öğrendik. Beraber yola düştük.

İlk rotamız Gürcistan’ın en önemli noktalarından biri olan Mestia oldu. Bu bölge dünyanın en önemli trekking alanlarından birisiymiş. Maalesef oraya gittiğimizde hazırlıksız olduğumuz için trekking yapamadık. Bu bölgede neredeyse herkesin koca koca sırt çantaları vardı. Mestia’da konaklamak istedik, aslında kamp ta yapılabilecek bir yerdi ancak biz bütün kamp ekipmanlarımızı Özalp abinin çadırı olmadığı için ve Kamp yapacak yeri zar zor bulacağımızı düşünerek Özalp abinin evinde, Batum’da bırakmıştık. Zaten Gürcistan’daki en büyük hatamız bu oldu. Kamp yapamayacağımızı düşünerek önyargılı bir yaklaşım sergilemişiz. Oysa her yer adeta kamp alanıydı. Buradan geç saatte çıkmamıza rağmen ayırdığımız bütçeye uygun güzel bir kalacak yer bulamadığımız için devam ettik. Çok yorulunca geceyi asla kalmayız dediğimiz bir ücretli misafir evinde geçirdik. Belki de bugüne kadar geçirdiğimiz en zor geceydi. Hiç temiz olmayan bir odada hatta temiz olmadığına emin olduğumuz çarşaflarda yatmak zorunda kaldık. Ertesi gün aklımızda olan Okatse kanyon, Martvilli kanyon ve Kutaisi mağarasını gezmek üzere yola koyulduk. Çok erken saatte çıkmamızın bize sağlamış olduğu güzellikse 300 km kadar gitmemize rağmen öğlen saat 12 civarlarında Martvilli kanyona varabilmemiz oldu. Maalesef o gün pazartesiydi ve biz bunu hesaba katmamıştık. Bu 3 yerinde kapalı olduğunu söylediklerinde bu bölgelerde kalacak yer aradık çünkü buraları gezmek zorunda hissediyorduk. Bu bölgede kendimize uygun kalacak yer bulamadığımızdan ne yazık ki gezemedik. Bundan çok ders çıkarttık. Bir şeyleri araştırmadan yola çıkmak ülkenin en önemli noktalarını göremememize neden olabiliyor. Buradan ülkenin en önemli şehri, başkenti Tiflis’e geçtik. Uzun yolculuğun ardından kalacak çok güzel kiralık bir apartman dairesi bulunca ve Tiflis’i de bir günde gezmeyi başaramayınca bu dairede bir gün daha kalma kararı aldık. Bu durum epey bir dinlenmemizi sağladı. Ülkenin en modern, en gelişmiş şehriydi burası.

Tiflis daha çok kilise, katedral gibi dini ve tarihi yapılarıyla öne çıkıyor. Bu yapıların tamamı şehir merkezi ve civarında konumlandırılmış. Belki de şehir merkezi bu yapıların etrafında kurulmuş.

 

Svetitskhoveli Katedrali;

İlk olarak Svetitskhoveli katedralini ziyaret ettik. Bu katedral Gürcistan’ın en eski kentlerinden biri olan Mtskheta bölgesinde yer alıyor. Büyük bir bahçeye sahip olan bu katedral, ihtişamlı görünüşüyle dikkatimizi çekti. Etrafı büyük duvarlarla çevrili bu yer savaş döneminde yerli halkın sığınağı şeklinde de kullanılmış.

 

 

 

Sameba (Holy Trinity) Katedrali;

Sonraki durağımız Sameba katedrali oldu. Holy Trinity katedrali olarak da bilinmektedir. Ülkedeki en büyük katedral olma özelliğine sahip olan Sameba katedralinde aynı anda 15000 kişi ibadet edebiliyormuş. Bizce katedraldeki en ilgi çekici şey ise kubbesinin altın kaplama olması ve bu katedrali Tiflis’in her noktasından görmeniz mümkün.

 

 

 

 

Borjomi;

İki günün sonuna tüm ülkeye maden suyunu yayan şehir Borjomi’ye doğru yola çıktık. Borjomi maden suyunun tadına biz bayılmıştık. Ama Borjomi’ye gittiğimizde çıkan maden suyunun sıcak olabileceğini hesaba katmamıştık. Açıkçası beğenmedik.

 

 

Vardzia;

Daha sonrasında yeni çizdiğimiz rotada Ahıska ve Vardzia vardı. Vardzia bizi çok etkiledi. Peri bacalarını andıran bu yer taştan evler ve kiliselerden oluşmuş bir yapı aslında. Peri bacalarından tek farkıysa dağa kurulmuş olması.

 

 

Burayı da gezdikten sonra artık Batum’a dönüş yoluna girmemiz gerekiyordu ve hayatımız boyunca o zamana kadar yaptığımız en zor yolculuğu yapacağımızı bilmiyorduk. Batum’a giden iki yol vardı. Biri 450 kilometre, diğeri ise yalnızca 150 kilometreydi. Kime sorduysak uzun olandan gitmemizi önerdi. Bizim mantığımıza uymadığından ve son sorduğumuz kişinin de polis olması üzerine ‘sizde motosiklet var rahat gidersiniz’ demesinden sonra kısa olan yolu tercih ettik. İlk 50 kilometreyi rahat bir şekilde gittik. Sonrasında ise bizi kayak merkezinin bulunduğu bir dağ yolu beklediğinden habersizdik. Yolun tamamı irili ufaklı kayalıklardan oluşuyor ve sürüşümüzü çok zorlaştırıyordu. Gece sürüyor olmamız, yağış ve sis olması da cabasıydı. Sonuç olarak toplamda 150 kilometrelik yolu yaklaşık 10 saatte gitmemiz hayatımızda geçirdiğimiz en yorucu yolculuktu. Hava aydınlanmaya başladığında Batum’a varmıştık. İyice dinlendikten sonra artık İstanbul’a dönme vakti gelmişti.

 

NOT : İstanbul’a dönmemiz 4 gün sürdü.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir